Giresun Üniversitesi Öğrencileri Paylaşım Alanı

Daha iyi bir Giresun Üniversitesi için...
 
AnasayfaAnasayfa  PortalliPortalli  TakvimTakvim  SSSSSS  Kayıt OlKayıt Ol  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 MANKURT

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Misafir
Misafir



MesajKonu: MANKURT   C.tesi Eyl. 22, 2007 2:57 pm

Meşhur Yunanlı Hatip Demosthenes, bir gün Atina’daki bir toplantıda konuşmak için kürsüye çıktığında, ahali aralarında konuşmayı bırakıp gürültüyü kesmedi.Bunun üzerine Demosthenes halka hitaben şöyle dedi:
-“Size yalnızca iki cümlecik söyleyeceğim.”

Sözünü tamamlar tamamlamaz da, bir fıkra anlatmaya başladı:“Vaktiyle bir Atinalı bir yere gitmek için bir eşek kiralamış.Eşeğini kiraya veren adamda aynı yere gideceği için beraberce yola koyulmuşlar.Tam yolun ortasına geldiklerinde bir sıcak basmış.Dinlenmek için mola vermek zorunda kalmışlar.Fakat ortalıkta hiç gölgelik bir yer yokmuş.Eşeğin asıl sahibi hemen eşeğin gölgesine sığınmış.Bunu gören adam hemen hiddetlenmiş:

-“Oraya oturmak benim hakkım” demiş.

-“Niçin?”

-“Çünkü eşeğini kiraladım ben!...”

-“Ama ben eşeğin gölgesini kiraya vermedim ki! ”

Derken aralarında muazzam bir kavga çıkmış…Demosthenes, sözün burasına gelince, hemen kürsüden indi.Halkın :

-“ Sonra ne olmuş,Anlatsana” diye bağırması üzerine, tekrar kürsüye çıktı:

-“Ey ahali” dedi.

-“Sizin iyiliğiniz için bir laf edeyim dedim,dinlemediniz ama bir eşeğin gölgesini nasıl da merak ediyorusunuz…”

Hikâye böyle.Artık bir eşeğin gölgesi hakikatin üzerine bir karanlık gibi çöküyor. Eşeğin gölgesini merak edenler başka bir şey dinlemek istemiyor.(1)

Umut ve umutsuzluğun birbiri peşi sıra geldiği,umudu taze yaşarken umutsuzluğun aniden hortladığı bir zamanda yaşıyoruz.Toplumsal süreç,her şey iyi gidiyor gözükürken sürpriz bir gelişme ile olumsuzlanabiliyor.Geleceğe yönelik olumlu beklentileri olumsuzlayanın ne olduğu anın şaşkınlığı içinde pek doğru anlamadan,ortalık yine akademisyenler ve siyasilerin özgün (!) önerileri ile doluyor.İçsel olguların göz ardı edildiği toplumsal paranoyaya dönüşen akıldışı bir neden ve çözüm yolları üretme yarışı başlıyor.Durumun nesnel tespitini olanaklı kılan birikimlerin sığlığı yerini mistikleştirilmiş bir halkın akıl dışılıklarıyla doldurularak sorunlar açıklanmaya çalışılır. Sorunun tarihle ilişkilendirilmesi de genellikle soyut, abartılmış olgular yığını üzerine oturtulmuş,“Biz bize benzeriz.”mantığı ile gerçekleştirilir.Böyle olunca,tarih tümüyle bugünün ve geleceğin bir tuzağı olup çıkar. Geleceğe ilişkin umut, tarihin kahramanları ve başarılarından beslenirken, umutsuzluk bugünün içinde saklıdır.Böylesi bir akıldışılık ve şaşkınlık ortamında tarihin nesnel oluş süreçlerine ilişkin hiçbir alan bırakılmaz.(2)
Bir kriz,hatta daha doğrusu bir “panik” anında yaşamakta olduğumuz üzerine çok şey söylendi, çok şey yazıldı.Sırtımızı dayadığımız duvarlar yıkıldı.Ayağımızı bastığımız zeminler yıkıldı.Elimizde tuttuğumuz haritalar yırtıldı.Sıkı baş dönmeleri yaşadık.Yön ve gerçeklik duygumuzu yitirdik.Hepsinden önemlisi bütün bu karmaşa içinde sözün gücüne duyduğumuz o köklü inancı yitirdik.Konuştuk konuşmasına, yazdık yazmasına ama ağzımızdan ve elimizden dökülen sözler ile yaşadığımız hayat arasındaki boşluğu bir türlü dolduramadık. (3)

Bu modernite hali,“Hesapçı düşünme biçimi”nin,“Tamamen teknolojik bir nitelik taşıyan ve tek derdi dünyaya insan iradesini dayatmak olan bir düşünme biçiminin tahakkümü” altındaki “Ruhsuz” bir dünyadır.

M. HEİDDEGGER

Küreselleşme süreciyle birlikte insanların emniyet ve telkinlik hissini sağlayan kaynaklar da çözülmeye uğramakta,millet ve aile kayıplara karışmaktadır.Kenneth Gergen, insanın tam olarak hangi çekirdek öze sadık kalması gerektiğini hatırlamanın gittikçe güçleştiğini,sahicilik idealinin ucundan bucağından yıprandığını,içtenliğin anlamının yavaş yavaş belirsizliğe gömüldüğünü yazmaktadır.(4)

Tüketim toplumu insan ilişkilerini de metalaştırmakta ve “kullan at” anlayışı giderek insan ilişkilerinin doğasını bozmaktadır.“Kullan at” toplumunun anlamı sadece üretilmiş malları atmak değildi; aynı zamanda değerlerin, hayat tarzlarının,istikrarlı ilişkilerin,öğrenilmiş tarzlara bağlılığın da atılabilmesi anlamını taşıyordu.(5)

İçinde yaşadığımız günlere damgasını vuran yaşantı tarzının “parçalanma” olduğu su götürmez bir gerçek.Bu parçalanmanın en net görüldüğü yer ise,kuşkusuz “kamusal alan”dır.(6)

Günümüzde kamusal alan uzam olarak gittikçe genişlerken,işlev itibariyle gittikçe güçsüzleşmektedir.(7)

Küresel çağda kamusal alan da kaybolmaya yüz tutmuştur.Toplumsallık mahrem hale gelirken kitle iletişimi kamusal alanın ne olduğu duygusunu,nerede başlayıp bittiğini telkin etmektedir.Ekran şöhretleri ile her gün birkaç saat geçirmek kamusal alana çıkmaya bedeldir. Küreselleşme insanları yurtsuzlaştırdığı,köksüzleştirdiği için insanlar giderek duvarlar örmeye başlamışlardır.“Komşunu kendin gibi sev” düsturu unutulmuş,evler muhkem şatolara dönüşmüştür.Küreselleşen dünyada insanlar yurtsuz ve yalnız kalmış,sosyal dayanışmaların ve onlarla birlikte bireysel hayatın ötesine uzanan sonsuzluk yapılarının hoyratça sökülüp atılması,bireyi kendi kaçınılmaz yok oluşundan duyduğu korkuyla baş başa bırakmış.Küresel serbest ticarete giden yolun bir yerlerinde milli cemaatin anlam verici işlevi ortadan kalkmış ve bireyler kendi yaralarını kendileri sarmaya ve korkularını bir köşeye çekilerek tek başlarına gidermeye terk etmişlerdir.(Z.Bauman;Küreselleşmenin toplumsal sonuçları) İnsanlar artık etkin bir âmil değil,anlamlandıramadıkları süreçlerin pasif kurbanlarıdır.(Cool

Marshall McLuhan,“Kamu”yu yaratan basım teknolojisinin tersine,elektronik teknolojinin “Kitle”yi yaratmış olduğunu söylemişti.(9)

Gerçekten de başta televizyon olmak üzere,elektronik teknolojinin en önemli sonuçlarından birinin,bir tür “Sanal Kamu”nun ortaya çıkması olduğunu söyleyebiliriz. Bu “Umberto Eco”nun sözleriyle;“Temsil güçlerini yitirdiklerinden,eylemde bulunmayan,sadece kendilerinden zaman zaman halk rolünü oynamalarını istenen,dolayısıyla esasında“Teatral bir kurgu”niteliği arz eden,oldukça tuhaf bir “kamu”dur.Asli işlevi eylemek değil, izlemek olan bu “kamu”, ne yazık ki, artık sadece bir bilim-kurgu yazını ürünü değil; tam tersine, giderek bilim-kurgu yazınında anlatılan dünyalara daha çok benzemeye başlayan modern hayatın açık bir gerçeği haline geldi.” Bu “Sanal Kamu”nun en önemli özelliklerinden biri ise, “kamu” sözcüğünü ortadan kaldıracak ölçüde parçalanmış olması; dolayısıyla da “merkezsiz” bir yapılanma arz etmesidir.“Kamu” denilen şey,gittikçe kurgusal bir var oluş tarzı sergilemeye başladıkça, doğal olarak, kurgu odaklarına bağlı bir biçimde,kurgulanan “Kamu”lar da, gittikçe çeşitlenmeye başladı.Başka bir ifade ile “Kamu” sözcüğünün içeriği boşaldı.“Kamu” denilen şey, artık herkesi ya da çoğunluğu kapsayan ortak bir zemin değil; tam tersine,herkesin,kendisini ait hissettiği özgül bir “Kamu”dan söz edilebildiği kaygan bir zemin haline geldi.Böyle bir parçalanma durumunda,özne kavramının da,yoğun bir kimlik krizi içine düşüp parçalanması elbette kaçınılmaz bir sonuçtu.Doğal olarak, modernitenin şafağındaki,o tüm toplumsal aidiyetinden soyulmuş,çıplak,ancak öz güvenli “Kartezyen Özne”(Varlığı kendinden yola çıkarak tanımlayan,kendisini tek referans noktası alan özne) aynı modernitenin alacakaranlığında, yerini hızla,merkezini yitirmiş,kararsız,“post-modern özne”ye;“Hakikat” ya da “Gerçeklik” diye bir şeyden söz edebileceğimiz hiçbir zeminin kalmadığına,hatta böylesi sağlam zeminleri - ne bugün ne de yarın–asla bulamayacağımıza inanan;her şey bir yana,en başta kendi “hakikati” ya da “Gerçekliği” üzerine soru işareti koyan son derece tedirgin bir “özne”ye bıraktı.(10)

Horkheimer,kültürün,insan bireyselliğini ortadan kaldıran bir belirlenim olduğunu söylemişti.Bireyi edilgin bir kültür tüketicisi durumuna getiren kitle kültürü sanat,eğlence, dinlenme,boş zamanları değerlendirme gibi yaşam pratiklerini tüketim eylemine dönüştürüyor. Sanat,dinlenme,eğlence metâlaşırken,bireyin bunlar karşısındaki eylemleri de doğal olarak tüketim eylemi oluyor.(11)

Kitle kültürü insanın bu etkin ve bilinçli yaşam pratiklerini bireysel değil kollektif, etkin değil edilgin,bilinçli değil bilinç-dışı birer faaliyet durumuna getiriyor.(12)

Benlik günümüz toplumlarında her kalıba girmekte,bir ömür boyu büyük değişimler geçirebilmekte,bir kişilikten diğerine seğirtebilmektedir.Benlik artık bir sürekliliği olan kararlı bir organizma değil,kendini şimdiki zamanda nasıl tanımlıyorsa öyle olan bir şeydir.Küresel iletişim çağında kişiye teklif edilen çok sayıda yaşam tarzı vardır.Sayısız uydu ve kablo TV kanalı bir insan olmanın nasılına dair sayısız seçenekler sunmaktadır.(REQUİEM for a dream filmi buna çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir.) Benlik belirsizdir;Her türlü benlik mümkündür ve kendini yaratma süreci asla bitmez yollu cümleler post-modern kimlik sorunlarını özetleyen ifadelerdir.Günlük hayat bu önermelerin gerçekten de başka kanıt gerektirmediği ve aksiyom olarak kabul edilebileceği görüşünü destekleyen bir çok veri sunmaktadır:“En son moda markanın ve ya rock grubunun ayaklı ilan panosu haline gelmiş gençler,sanal sohbet odalarının ve siberseksin gördüğü rağbet,mankenlere verilen “mega” statüsü,işletmecilik ve siyasette imaj derslerinin zorunlu hale gelmesi bu veriler arasında sayılır.”(13)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: MANKURT2   C.tesi Eyl. 22, 2007 2:58 pm

Marx ve Durkheim toplumu dinamik ve ahlaki bir yapı olarak görme hatasını işleyerek insanları sahte bir tanrıya taptırmıştır.İşte bu hareket yepyeni ve korkunç bir felaketi başlatmıştır.Toplumun bir yığın olarak geriye götürücü,bayağılaştırıcı,alçaltıcı bir yapı olduğunu ilk gören Nietzsche olmuştur.Ama onu bir hasta,bir deli olarak değerlendiren yığınsal zihniyet yaşadığımız bu felaketi hızlandırmıştır.Bu felaket,yığına boyun eğmek zorunda kalmamızdır.Son on yıllarda dünya nüfusunun patlaması ve ardından kitle iletişim araçlarının devasa büyüklüklere ulaşması sonucu yığın zihniyetini ezici baskısı yaratıcı bireyler için dayanılmaz hale gelmiştir.Kökeni yığın zihniyetinde bulunan sahte ve yapay bir yaşam biçiminin kitle iletişim araçlarıyla dayatıldığı bir dünyada var olmanın tamamen anlamsız hale geldiğini söylemeye bile gerek yoktur.1970’lerden itibaren anormal bir ivme kazanan tüketim çılgınlığının sorgulamadan yaşamanın en etkin yolu haline gelmesi ile birlikte var oluş bilmecesi de yok olmuştur.İnsan türü kendi kendine işleyen bir mekanizma düzeyine inmiştir.Dünya üzerinde yığın zihniyetinin sözcülüğünü yapan politikacılar,sözde bilim ve düşün adamları bu akıl almaz çılgınlığı farkında olmadan,üretimden iyi pay almanın verdiği rehavetle yığınlaşmaktadırlar.Bu dünyada bulunuşumuzun hiçbir nedeni olmadığına göre,nedensiz yaşamanın bir yolu aranmıştır.Tek bir yol bulunmuştur:ZEVK. Son otuz yıldır bütün dünyada büyük bir zevk çılgınlığı yaşanmaktadır.Herkes mümkün olduğu kadar çok eğlenmeye,çok gülmeye,çok gezmeye,çok sevişmeye çalışmaktadır.Zevk almaya koşullanan yığınlar her şaçmalığı bir eğlenceye dönüştürmektedirler.1999 sayısından 2000 sayısına doğru yapılan sahte ve yapay geçiş bütün dünya üzerinde dalga dalga yayılan kitlesel eğlencelere yol açmıştır.Nereden çıktığı belli olmayan “bu gece bütün dünya eğlenecek“ komutu hiçbir şekilde sorgulanmadan yerine getirilmiştir.Ruhumuzu doyurmayan ve bizi sürekli huzursuz ve kaygılı halde tutan ve insan türünün kendi gerçeğinden kaçmak için yarattığı bu yapay ve sahte dünyanın içinden çıkarak kendi dünyamızı kurmak zorundayız.(14)

“Tünelden ayrıldığımda karanlık çökmüştü.Birkaç saniye içinde birdenbire kararmıştı hava.Günler binbir sancıyla doğarken akşam hep kolayca ve aceleyle iniyor,apacık bir rezaleti kahreden bir manzarayı hemen gizleme hayreti içinde.Kış günlerinin kısa olmasıyla hiçbir ilgisi yok bunun.Zaman güzelliği ve mutluluğu eritirken, çirkinliği, kötülüğü en üşengeç ve en münbit yanıyla besliyor,sıkıntıyı ve hastalığı ebedileştiriyor.
Bu meşhur cadde,bu manzaraların en kahredicisi her zamanki gibi kalabalıktı.Soğuğa yağmura rağmen kalabalık.Halbuki yağmur gizlice rüzgara katılmış, insanın suratına tükürürcesine çarpıyordu.Rahmet falan değil düpedüz lağnet bu.Tabi hissedene! Başımıza gökten ıslak bir karanlık düşüyor,yüzüme karanlık sular vuruyor, yerden gürültüler yükseliyor,camlardan ışıklar fışkırıyor;bunu kimse görmüyordu.Yakın ve mukadder bir felaketi şuursuz hayvan fark ediyor da insan neden bu kadar kayıtsız.Halbuki birazdan kıyamet kopacaktı,birazdan her türden hayat ve varlık emaresi birdenbire silinecekti.Bütün bu saçmalık derin bir hiçliğe bürünecekti.Kimse aldırmıyordu…Cadde yılbaşına hazırlık bahanesiyle aydınlatılmaya çalışılmış.Işık salkımları gelip geçenlerin alık bakışlarından memnun caddenin başından sonuna kadar uzanıyor.Vitrinlerde hoş geldin yazıları.Binalar yıllanmış süslü kokanalar gibi dikkat çekme peşinde karanlık ve cesim mezar taşları gibi caddenin iki yanında.Binalar içlerinde ne arzuları ne yalanları gizliyor kim bilir.Kaç insan, kaç arzu yumağı barınıyor bu mezarda.“Niçin var bütün bunlar?” “Ruhu boğmak için mi?”.“Bu kalabalık bu acısız çilesiz insan yığını neyin bedenini ödemişti de böylesine mutluydu? ” “Neden gezerler bu caddede?”Her adımda, her kahkahada daha mutluydular.Belli ki bir hayalin peşindeler.Bakımlı ve şık erkekler yanlarında güzel kadınlar…Yüzlerinde acıdan eser yok…Hele kadınlar ruhlarındaki boşluğu ve çirkinliği fondotenle kapatarak caddeye dökülmüşler.
Caddeye dökülmüş bu akışkan insan birikintisi,aklıma,sıcacık bir ağrı ve gayet ekşi bir bulantının akabinde orta yere boca edilmiş sarhoş kusmuklarını getirir.Bakmamam lazım bu manzaraya.Bir sigara yakıp yürümeye devam ettim.Romatizma ağrılarım sabahtan beri devam ediyordu.Yine de yürümeye devam ettim, içim bulanıyordu.Bir an evvel eve varmak istedim.”

MUSA UYSAL


İnsan mânâ zeminlerine dayanarak yaşıyor.Mânâ yitimi yaşamın “doğal”,“alışılagelen” akışını çarpıtır.Dengeleri alt üst eder.Toplumsal yaşamı bozar;kültürel uyumu zedeler;ruhsal yaşamı sarsar.(15)

Kenneth Gergen benlikleri başka insanların karakteriyle kalabalıklaştığını yazar. Benliğimizde başka insanlara ait imgeler çoğalmıştır.Yüzeyde tek ve bütüncül bir kimliğimiz var gibi görülse de içimizde kalabalık bir kimlikler dizisi hükmünü icra etmektedir.Bireysel özerklik duygusu yerini karşılıklı bağımlılık duygusuna bırakır.Geleneksel toplulukta kişi samimi güvenilir çalışkan bir kişi olmakla “iyi” sıfatını hak ediyordu.Oysa Orta Sınıf erkeğinden beklenen bundan daha çok fazlasıdır buda insan eylemlerindeki yüzeyselliğin ve samimiyetsizliği artırmaktadır.Samimiyet uzaklaşırken,suçluluk ve yüzeysellik duygusu sahne alır ve bunlar “pastiş kişilik”in zeminini hazırlar.Pastiş kişilik sosyal bir bukalemundur.Pastiş kişilik için soysal bağlam dışında inşa edilecek bir benlik yoktur.Giyim kuşam benliği yaratmanın temel aracı olur.Her uluslararası marka benliğe yeni ve farklı bir ifade imkanı verecektir.(16)

Bunun temelinde de “Ben”i oluşturma biçimini bir sömürgeleştirme işlevi olması yatmaktadır.”Ben” toplumun bize zor kullanarak giydirdiği bir üniformadır.”Ben” var oluş devriminin belirli bir aşamasında kırılgan bir oluşum olarak ortaya çıkmaktadır.Çünkü “ben” aile başta olmak üzere toplumsal yapılar tarafından biçimlendirilmektedir.Tüm bilimsel ve kültürel etkinlik de bu biçimlendirme işlemini kaçınılmaz görerek meşrulaştırmaktadır. Çağımızdaki bilimsel ve kültürel etkinlikler aşırı bir biçimde kurumlaşmış,hiyerarşikleşmiş merkezler tarafından gerçekleştirilmektedir.Bu kurumların hepsi bilgi, bilim, kültür adı altında bireylerin yaratıcı etkinliklerini öldürmekte,onları bir iktidar ilişkisinin içine sokmaktadır.68 öğrenci hareketlerinin özü,bu modern kurumların bastırıcı etkinliklerine karşı bireylerin özgürlük taleplerini toplumsal alana taşıma hareketiydi.(17)

Oidipus’u var eden şey sömürgeleştirmedir.Deleuze-Guattori psikolanizin toplumsal baskının bürokratik bir aracı olduğunu ileri sürüyor.Psikalaniz bu arzuyu Odipuslaştırarak gerçekleştirmektedir.Arzu Oidipuslaştırma yoluyla ailenin çerçevesi içine hapsediliyor ve bastırılıyor.Arzu psikolaniz söylemi tarafından tutsaklaştırılmıştır.Bu söylem kavramlar üreterek “ben”i inşa etmekte ve bu “ben” arzuyu biçimlendirmektedir.Toplumsal kurumun temel öğesidir.(18)

Sigmunel Freud’un psikonaliz teorisi arzuyu tutsaklaştırdığına göre,bu arzuyu özgürleştirecek bir yöntemin bulunması gerekir.Deleuze-Guattori bu yöntemin psikonalizim zıttı olan şizo-analiz olduğunu ileri sürmektedir.Şizo-analizim amacı,arzuyu oidipus’un boyunduruğundan kurtararak bunu şizofrenikleştirmektedir.Burada F.Nietzsche’nin ve Artaud’nun Oidipus “ben” inden kurtulup nasıl şizofrenikleştiğini anımsayalım.Deleuze-Guattari için şizofreni bir hastalık olmayıp kişinin kapitalizmin kodlayıcı,tutsaklaştırıcı etkinliğine direnme,karşı çıkma hareketidir.(19)

“Şizofren kapitalizmin sınırına tutulur;şizofren kapitalizmin aşırı üretimidir ve yok edici meleğidir.Tüm kodları karmakarışık eder”

Gilles Deleuze – Felix Guattari

Modern yardımın en derin sorunları toplumun egemen güçlerine karşı,tarihsel mirasın, dış kültürün ve yaşam tekniğinin ağırlığına karşı,bireyin kendi var oluş bağımsızlığını ve bireyselliğini koruma çabasından doğar.18.yüzyıl,insanın herkeste eşit olan özgün doğal erdeminin engellenmeden gelişmesine izin vermek için politika,din,ahlak ve iktisatta tarihsel biçimde ortaya çıkmış tüm bağlardan kurtulmak gerektiğini öne sürmüş olabilir.19.yüzyıl, insanın özgürlüğüne ek olarak onun bireyselliğini ve onu eşsiz,vazgeçilmez kılan,ama aynı zamanda da başkalarının tamamlayıcı etkinliğine onu daha da bağımlı duruma getiren kazanımlarını teşvik etmeye çalışmış olabilir;Ama bunların hepsinde de aynı temel dürtü; bireyin.Eşitlenmeye,toplumsal-teknolojik mekanizma içinde yutulmaya karşı direnişi iş başındadır.(20)

Dipnotlar

1.Dr.Yılmaz Mustafa; Eşşeğin Gölgesi
2.Efe Mehmet Özsoy;Türk Devlet Geleneğini üreten süreçlerin evrimi.Bumerang yayınları.Nisan 2000; s.5-6
3.Argın Şükrü; Birikim Dergisi, ağustos 1999, Modern Zamanlarda Sözün Statüsü;s.16
4.Sayar Kemal;Özgürlüğün Baş Dönmesi; Kaktüs yayınları;mart 2002;s.60
5.a.g.y.e.
6.Argın Şükrü;Birikim Dergisi, ağustos 1999, s.16
7.Habermas Jurgen, Kamusallığın yapısal dönüşümü; çev.T.Bora-M.Sancar; iletişim yayınları 1997, s.61
8.Sayar Kemal; Özgürlüğün Baş Dönmesi, Kaknüs Yayınları mart,2002 sy.64
9.Amanda Griscom, Trends of Anarchy and Hierarchy
10.Argın Şükrü; Birikim Dergisi; ağustos 1999, sy.23
11.Yavuz Hilmi;Kültür Üzerine; Bağlam Yayınları 1987, sy.99
12.a.g.y.e
13.Sayar Kemal; Özgürlüğün Baş Dönmesi
14.Yakupoğlu Mukadder M; Doğu-Batı Dergisi, Binlerce yıllık serüvenin boşluğundan duyulan hoşnutsuzluk adlı yazısından.
15.İnam Ahmet; Doğu-Batı Dergisi, Kaygı Sayısı, Şubat/Nisan 1999,sy.73
16.Gergen Kenneth; the saturated self dilemmas of identity in conparary life
17.Yakupoğlu Mukadder M; Doğu-Batı Dergisi, Kasım/Ocak 1999, sy.71.72
18.a.g.y.e
19.a.g.y.e
20.Simmel Geoerge; on individuality and social forms.Alıntı: Defter Dergisi, Nisan/Temmuz 1991,sy.83
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
MANKURT
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Giresun Üniversitesi Öğrencileri Paylaşım Alanı :: Eğlence :: Serbest Kürsü-
Buraya geçin: